Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk’ün öngördüğü ulus devlet modeli üzerine kurulmuştur. Bu model, ortak tarih, kültür ve hukuk temelinde, vatandaşların eşitliğine dayanır. Anayasa’nın 10. maddesi ise bu eşitliği açıkça ifade eder:
“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

Bu madde, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünün teminatı, milletin birliğinin en temel sigortasıdır. Ancak, günümüzde karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlike, bu anayasal eşitlik ilkesi üzerinden verilen ayrıcalık talepleridir.
Kürt kimliği üzerinden yükselen özerklik ve ayrıcalık istekleri, anayasanın ve ulus devlet anlayışının temel ilkeleriyle taban tabana zıttır. Eğer Kürtlere verilen bu “özel statü” ve ayrıcalıklar kabul görürse, bu kapı açılır açılmaz, diğer tüm etnik ve dini kimlikler benzer taleplerle sahneye çıkacaktır. Bu durum, Türkiye’nin eşitlik temelinde kurulan bir millet olma özelliğini yıkıp yerine kimliklere göre bölünmüş bir mozaik koyma riski taşır.
Bu sadece yerel bir sorun değil; Türkiye’nin ulus devlet yapısına yönelik küresel bir saldırıdır. Yeni Dünya Düzeni’nin küresel finans baronları ve siyasi elitleri, ulus devletlerin egemenlik alanlarını daraltmak, halkları kimlik kimlik parçalamak ve böylece kendi küresel hakimiyetlerini pekiştirmek için çaba harcamaktadır.
Türkiye’deki kimlik siyaseti ve özerklik talepleri, işte bu küresel planın yerel yansımasıdır. Ulus devletin zayıflatılması, bağımsızlığına ve birliğine sahip çıkamayan bir millet için ölüm fermanıdır.
Atatürk’ün ulus devlet anlayışı ise bunun tam tersini savunur: Farklılıkları yıkmak değil, onları ortak vatanda, anayasal eşitlik temelinde birleştirerek güçlü ve bölünmez bir millet yaratmaktır. Çünkü ulus devlet olmadan gerçek özgürlük, demokrasi ve eşitlik mümkün değildir.
Bugün Türkiye, anayasanın 10. maddesine sıkı sıkıya sahip çıkmak zorundadır. Kimlik farklılıklarını ayrılık ve ayrıcalık bahanesiyle kullanmak isteyenlere “dur” demek, ulus devletin ve milletin varlık mücadelesini sürdürmek demektir.
Eğer bu olmazsa, Türkiye’nin geleceği karanlıktır. Çünkü anayasal eşitlik ve ulus devlet birbirinden ayrılmaz iki kardeştir. Biri yoksa diğeri de olmaz.
Ve unutulmamalıdır ki, Yeni Dünya Düzeni’nin küresel baronları, Türkiye’nin bölünmesini, ulus devletin çöküşünü istiyor. Biz ise ancak birlik, anayasal eşitlik ve ulus devlet temelinde güçlü durursak bu oyunu bozarız.
Unutulmamalıdır ki, anayasal eşitlik ve ulus devlet, Türkiye’nin bölünmezliğinin teminatıdır. “Eşit yurttaşlık” gibi maskeler ardında sunulan farklılıkların ayrıcalık taleplerine karşı durmak; milletin birliğini, devletin bütünlüğünü savunmak demektir. Bu mücadele, sadece bugünü değil, Türkiye’nin geleceğini de korumaktır.
Kaynak: www.haberasi.com