Türkiye siyaseti son yılların en kritik sorularından biriyle karşı karşıya:
Muhalefet dizayn edilebilir mi?
Cumhuriyet’in kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün mirası olan ve bugün Türkiye’nin birinci partisi konumuna yükselen CHP’nin içinde yaşanan tartışmalar, artık yalnızca bir parti meselesi olmaktan çıkmış görünüyor. Çünkü konu doğrudan demokrasi, temsil ve siyasal meşruiyet tartışmasına dönüşmüş durumda.

Bir tarafta meydanları dolduran, grup toplantılarını geniş kitlelerle buluşturan ve kamuoyu araştırmalarında partisini yükselten Özgür Özel bulunuyor.
Diğer tarafta ise uzun yıllar partiyi yöneten Kemal Kılıçdaroğlu var.
Peki siyaset yalnızca mahkeme kararlarıyla mı şekillenir, yoksa son sözü halk mı söyler?
Bir siyasi partinin kaderi delegelerin iradesiyle mi belirlenmelidir, yoksa yargı süreçlerinin sonucuyla mı?
Daha da önemlisi; iktidarın zaman zaman dile getirdiği “istenen muhalefet” söylemleri nasıl okunmalıdır?
Bir iktidar, ana muhalefetin nasıl olması gerektiğine karar verebilir mi?
Demokratik sistemlerde muhalefetin görevini iktidar mı tanımlar, yoksa seçmen mi?
Konfor alanından çıkmayan, sert eleştirilerden uzak duran ve toplumsal taleplere yeterince karşılık vermeyen bir muhalefet modeli mi arzu edilmektedir?
Eğer böyleyse, bu durum demokrasi açısından ne anlama gelir?
Bir başka soru daha…
Seçimlerde milyonlarca vatandaşın desteğini alan siyasi hareketler ile hukuki süreçler arasında bir çelişki ortaya çıktığında hangisi daha belirleyici olur?
Uluslararası çevrelerin meşruiyet verdiği iktidarlar mı daha güçlüdür, yoksa meşruiyetini doğrudan halktan alan siyasi hareketler mi?
Demokrasilerde son sözü kim söyler?
Sandık mı?
Yargı mı?
Yoksa milletin vicdanı mı?
Bugün toplumun önemli bir kesimi CHP’de yaşanan gelişmeleri dikkatle takip ediyor. İnsanlar yalnızca bir parti içi çekişmeyi değil, aynı zamanda Türkiye’de siyasetin geleceğini sorguluyor.
Eğer hukuki süreçler uzar, belirsizlik devam eder ve siyasi tıkanıklık derinleşirse ne olur?
CHP içinde yeni bir yapılanma ortaya çıkar mı?
Özgür Özel önderliğinde farklı bir siyasi yol haritası şekillenebilir mi?
Yoksa bütün taraflar ortak bir zeminde buluşarak partiyi yeniden bütünleştirmeyi başarabilir mi?
Bir başka önemli soru da şu:
YSK’nın verdiği mazbataların, seçim sonuçlarının ve halk iradesinin sürekli tartışma konusu haline gelmesi halinde demokrasi nasıl işler?
Seçmenin sandığa olan güveni nasıl korunur?
Siyasi partilerin iç işleyişleri dış müdahalelerle şekillendirilebilir mi?
Yoksa demokrasinin temel kuralı olan “kararı millet verir” ilkesi her türlü tartışmanın üzerinde midir?
Türkiye’nin ihtiyacı yeni gerilimler değil, hukukun gecikmeden işlemesi ve siyasal belirsizliklerin ortadan kaldırılmasıdır.
Çünkü uzayan her belirsizlik yalnızca bir partiyi değil, tüm siyasal sistemi yorar.
Sorular çoğalıyor. Cevapları ise zaman, hukuk ve en önemlisi millet verecek.
Bir türküde olduğu gibi bir soru düştü gönlüme:
Türkiye’de siyasetin yönünü kim belirleyecek?
Mahkeme salonları mı, siyasi hesaplar mı, yoksa sandıkta iradesini ortaya koyan millet mi?
Türkü, Türk’ün melodik haykırışı ve son sözüdür çünkü…
Kimi zaman sevdayı, kimi zaman ayrılığı, kimi zaman da milletin vicdanında yankılanan hakikat arayışını dile getirir.
Bugün de gönüllerden yükselen türkü belki aynı soruyu soruyor:
Milletin iradesinin üstünde başka bir irade olabilir mi?
Türkülerini yaratan halk Pir Sultan Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu Nesimi, Aşık Mahsuni’ler gibi zulme direnir..
Haksızlığa karşı direnmelidir…
Şimdilik sorular havada asılı duruyor.
Cevabı ise yine milletin vicdanı, demokrasinin özü ve tarihin hükmü belirler.
Son yürek sözü: “Sel gider Kum Kalır”…
Kaynak: www.haberasi.com